Gençlik İdealizmi ve Dünyanın Sert Duvarları

Gençlik, dünyayı değiştirebileceğine inanılan çağdır. Ellerimizde henüz hiçbir şey yoktur ama gözlerimizde her şey vardır; adaletsizliği görürüz ve düzelteceğimize kesin inanırız. “Dünya güzel olacak” deriz, kapılara çarpa çarpa öğreniriz ki kapıların çoğu duvardır. O gün, ilk kez ideallerimizin çatırdadığını duyarız; o çatırdama, büyümek denen şeyin başladığı andır belki.

İdealizm, gençliğin güneşidir; her şeyi aydınlatır, gölgeleri unutturur. O güneşin altında duvarlar yokmuş gibi yürürüz. Sonra dünya o duvarlarını gösterir: bir iş başvurusunda, bir kuyrukta, bir imzada, bir “olamaz”da… Her duvar, o güneşten bir parça söndürür. Zamanla öğreniriz ki duvarlar bazı yerlerde korunmak, bazı yerlerde kapatılmak için dikilmiştir; ve biz, hangi duvarın yıkılması gerektiğini ayırt etmeyi ancak çarpıp çarpıp öğreniriz.

Yine de bütün o çarpmalara rağmen, içimizdeki idealist çocuk tam olarak ölmez. Duvara tosladığında yara alır, kanar, ama gecenin bir yarısı yine aynı hayali kurar. Çünkü duvarlar, ne kadar sert olursa olsun, gökyüzünü kapatamaz; bir duvarın ardında bile ışık vardır. Belki de büyümek, idealleri bırakmak değil, onları duvarlara göre biçimlendirmeyi öğrenmektir; yumruğu duvara vurmak yerine, kapıyı aramaktır.

Sonunda insan, kendi içinde şu hesaplaşmayı yapar: Dünya, gençlikte hayal ettiği gibi olmayacak belki; ama o hayali taşıdığı sürece, dünya biraz o hayale benzeyecektir. Duvarlar gerçektir, evet; fakat onların ardındaki bahçe de gerçektir. Yeter ki gençliğin o inancı, yetişkinliğin bilgeliğiyle birleşsin; o zaman ne duvarlar yıkılır ne de güneş söner. Sadece insan, hangi duvarın ardına geçmesi gerektiğini kendi içinde bulur.

Kaç duvara tosladığını, kaç kapıyı aradığını saymaz; içindeki o idealist çocuğun, duvarların ardında hâlâ güneşi bekleyip beklemediğini kendi içinde sorgular ve cevabı da kendi içinde bulur.

E.B.

Yorum Yap