İnsan, hayatının bir yerinde şu sorunun kıyısına mutlaka gelir: Anlam, önünde duran ve keşfedilmeyi bekleyen bir hazine midir, yoksa hiç olmayan bir hazineyi, yokluğuna rağmen yaratıp yerleştirdiğin bir ev midir? Sabah işe giderken, akşam aynı yoldan dönerken, aynı duraklarda, aynı yüzlerde bu soru usulca kendini hatırlatır. Kimi için cevap çoktan hazırdır; kimi için ise her geçen gün bir parça daha karmaşıklaşır. Belki de en büyük ayrım buradadır: Birileri hayatı bir kitap gibi okur, sayfalarında yazılmış olanı bulmaya çalışır; diğerleri ise boş bir defter gibi tutar, satırların dolmasını bekler ama dolmadıkça da kendisi yazmayı akıl edemez.
Anlamı bulmak, dindar bir sabır ister. Sanki bir ipucu düzeni vardır hayatın içinde; tesadüfler bile bir yere işaret eder, karşılaşmalar bir ders saklar, acılar bir öğreti. Buna inanan insan, her şeyi bir işaret olarak okur; düşer, kalkar, ama hep bir yöne doğru gittiğinden emindir. Bu inanç, insana dayanılmaz bir dinginlik verir; çünkü yürüdüğü yolun sonunu bilmese de yolun bir sonu olduğunu bilir. Oysa anlamı yaratmak bambaşka bir cesaret ister: Hiçbir işaret yoktur, karşılaşmalar tesadüftür, acıların öğretisi yoktur. İnsan, anlamsız bir dünyaya kendi eliyle bir anlam diker, onu kendi elleriyle büyütür; bunu yaparken de içinde derin bir yalnızlık taşır, çünkü kimse o anlamı göremez.
Bu ikisi arasında seçim yapmak, insanın doğası gereği zordur. Çünkü yaratan insan, bulduğunu düşünür; bulan insan da yarattığının farkına varmaz. İkisi de birbirinin içinde erir gider; bulduğumuzu sandığımız anlam, çoğu zaman çok önceden farkında olmadan inşa ettiklerimizdir. Hayat bize bir pusula verir gibi yapar ama ibre hep kalbimizin kıpırtısına göre oynar. Biz pusulayı takip ettiğimizi sanırız; oysa pusulanın altında, kendi avuç içimizin manyetizması yatar. Bunu fark etmek, insanı hem özgürleştirir hem de ürkütür; çünkü yönünü kaybeden insan değil, yönünü hep kendi koyduğunu anlayan insan korkar.
Anlam yaratmak ile bulmak arasındaki o ince çizgide duran insan, bir gün şunu fark eder: Belki de anlam, ne tamamen dışarıda bulunan ne de tamamen içeride yaratılan bir şeydir; aksine, ikisinin buluştuğu o eşikte, bir el uzattığında, bir yüreğe dokunduğunda, bir işin başında ve bir işin sonunda ortaya çıkan bir kıvılcımdır. Bu kıvılcım ne tamamen dışarıdan gelir ne de tamamen içeriden; o, insanın dünyayla arasındaki sürtünmeden doğar. Bir çocuğun gülüşünde, bir annenin yorgunluğunda, bir yudum kahvede, bir sayfanın çevrilmesinde… O anlarda insan, neyi aradığını bilmeden aramayı sürdürür; bazen bulduğunu sanır, bazen yarattığını, ama çoğu zaman ikisini ayırt edemez.
İşte bu ayırt edemeyiş, belki de hayatın en büyük lütfudur. Çünkü ayırt edebilseydik, ne aramak büyüsünü korurdu ne de yaratmak. Arayan insan, yarattığını aramaktadır; yaratan insan ise, aradığını yaratmaktadır. İkisi de aynı yolda, ikisi de aynı yoldaşlıkla yürür; biri önüne bakar, diğeri arkasına. Yine de ikisi de aynı yıldızların altında, aynı gecede, aynı sızıyla uykuya dalar. Belki anlam, bulunan da yaratılan da değildir; belki anlam, o arayışın kendisidir. Ama bunu kesin olarak söylemek, o arayışı bitirmek olur; ve arayış bitince, anlam da o arayışla birlikte kaybolur.
O yüzden belki de mesele, hangisini seçtiğimiz değildir; mesele, o arayışın içinde kalabilmektir. Kimi insan anlamı bulur, yerleşir, içi rahat eder; kimi insan anlamı yaratır, yerleştirir, kapısını kapatır. Ama insanlığın asıl büyük hikâyesi, ne bulanların ne de yaratanların hikâyesidir; o, ikisinin de emin olamadığı o arayışın hikâyesidir. Çünkü ancak emin olamayan insan soru sormaya devam eder, ancak soru sormaya devam eden insan gecenin bir yarısı uyanır ve pencereden yıldızlara bakar. Ve o bakışta, ne bulduğunu ne de yarattığını düşünür; sadece bakar.
Belki de her şeyin cevabı şurada gizlidir: İnsan, hayatına bir anlam bulamadığında acı çeker; ama yarattığı anlamın da yeterli olmadığını hissettiğinde daha derin bir acı duyar. Çünkü yaratılan anlam, tıpkı yaratıcısı gibi sınırlıdır; o da yorulur, o da sönük kalır. Oysa bulunan anlam, her seferinde yeniden bulunur, her seferinde biraz daha farklı görünür. İnsan, kendi yarattığı anlamın duvarları arasında özgürleştiğini sanırken, aslında o duvarları kendisinin ördüğünü geç fark eder. Fark ettiğinde ise iki yol açar önünde: o duvarları onarmak ya da yıkıp yeniden aramak. Hangisini seçeceği, insanın o gece neye ihtiyacı olduğuna bağlıdır; bazen duvar iyi gelir, bazen yıkıntı.
Bir yazarın boş sayfaya baktığını düşünün; o sayfada, o ana kadar anlam diye bir şey yoktur. Yazar, sayfaya ilk kelimeyi koyduğunda anlamı yaratır; ama o kelime, yıllar sonra okunduğunda, okuyucunun hayatında yazarın hiç koymadığı bir anlam bulur. Demek ki yaratılan anlam bile, yaratıcısının kontrolünden çıkar ve kendi hayatını kurar. Aynı şekilde, okuyucu da bir anlam bulmak için kitabı eline alır ama okudukça, bulduğundan çok yarattığını fark eder. Bir kitap, iki ayrı anlamın buluştuğu bir eşiktir; tıpkı hayat gibi. Belki de insanın bütün arayışı, bu eşikte bir an durup kendine bakabilmektir.
Bütün bu düşüncelerin sonunda insan, cevabı bulduğunu sanır; sonra bir gün, aynı sorunun kıyısına tekrar gelir ve bu sefer cevabı biraz daha farklı görür. Ve anlar ki mesele, anlamı bulmak ya da yaratmak değil; o sorunun kıyısına kaç kez gelebildiğidir. Oraya her geliş, hayatın bir köşesini daha aydınlatır; her dönüş, bir parça daha genişler. İnsan, bu kıyılarda gezinirken bazen bir anlam bulur, bazen bir anlam yaratır; ama asıl önemlisi, bu kıyıların hep daha ötelere uzanmasıdır. Ve belki de anlam dediğimiz şey, ne bulunan ne yaratılan, sadece bu uzanışın kendisidir. Bunu kimse kesin bilemez; belki de kimse bilmemelidir.
E.B.