Bir çocukluk anketi: “Adın”, “Yaşın”, “Büyüyünce ne olacaksın?” Daha el yazımız bile oturmadan, varlığımızı küçücük bir kutuya sığdırıp imzalardık. Kutu dolunca tamam olurduk. Dünya o kutuya baktığı sürece vardık, o kutu boş kaldığında ise… hiç. Hey gidi, var olmanın tarifini bilmeden öğrenmiştik o formlardan.
Sonra kutular değişti ama soru değişmedi. “Kimsin?” sorusu, “Ne iş yapıyorsun?” sorusunun arkasına saklandı. Büyüklerin masasında bizi de o masaya oturtan ilk soruydu bu. Cevapladıkça kaybolduk; cevaplar arttıkça varlık azaldı. Deniz de bir meslek midir, kıyıya vuran dalgalar hangi vardiyada çalışır? Kuşun adı sorulmaz, uçuşu tanıktır.
Yıllar sonra aynı anketi yine doldurdum; satırlar uzadı, unvanlar çoğaldı. Ama o ilk kutu kadar sığmadı hiçbiri. Çünkü hiçbir başlık, ufka dönük o gözün neyi aradığını yazmadı; hiçbir meslek, içimdeki kilitli sandığı açmadı.
Belki de var olmak bir yere “yerleşmek” değil, bir yolculuğu “sürdürmek”… Kaç anket daha, kaç kutu daha? Sen hâlâ o kutunun içine sığıyor musun, yoksa kutu mu sana dar gelmeye başladı…
E.B.