Bir insan kaç kişiliktir? Evde baba, işte memur, mahallede komşu, düğünde akraba… Her ortam, insandan farklı bir yüzünü ister; biz de o yüzü veririz, terbiyeyle, korkuyla, alışkanlıkla. Roller, hayatın sahnesinde giyilen kıyafetlerdir; ne kadar çok ortam, o kadar çok kıyafet. Yıllar geçtikçe hangimiz şunu sorar: Bu kıyafetlerin altında, gerçekten kim var? Rol, insanı yormadan da yaşatmaz; baba olmak çocuktan büyük dersler ister, memur olmak iradeyi kullanmayı, komşu olmak gülümsemeyi. Ve her rol, bir parçamızı kendi biçimine sokar. Bir gün aynaya bakarız, görmeye alıştığımız yüzü değil de başkalarının bize baktığı o yüzü görürüz; o yüz bizimki midir, yoksa kazara giyilmiş bir maske midir, insan bunu kendi içinde sorgular.
Otantik öz, belki de maskelerin hiç takılmadığı o ilk çocukluk anında değil; maskelerin bilinçle çıkarıldığı sonraki bir anda gizlidir. Çünkü kim olduğumuzu, kim olmadığımızdan ayırt etmek, ancak rollerin içinde yaşayıp onları çıkarabilmekle mümkün olur. İç sesimiz, koridorlarda yankılanan o kalabalık seslerin arasında hep kendini duyurmaya çalışır; duymak için önce susmak gerekir. O suskunluğun içinde insan kendi özünü bulur: kalabalıkların alkışladığı rol değil, yalnızken bile yüzünde kalan o gülümseme.
Roller, çoğu zaman koruyucu birer kalkandır; ama kalkan, insanın kendine bile dönük kalırsa zindan olur. Özü bulmak, bütün kalkanları atmak değil; hangi kalkanın ne zaman gerektiğini bilmek ve kalkanın altında kendi yüzünü unutmamaktır. Belki de herkes, hayatının bir yerinde aynı yoklamayı yapar: Ben mi rolüme büründüm, yoksa rolüm mü bana büründü? Cevabı kendi içinde arar; o cevabı bulduğunda, başkalarına gösterdiği her yüzün altında ilk kez kendi sesiyle gülümser.
E.B.