İnsanın en çok yorulduğu şey, başkası olmaktır. Sabah evden çıkarken bir yüz takarız, işe varınca başka bir yüz, akşam eve dönerken bir tane daha. O kadar çok yüz taşırız ki bazı akşamlar hangisinin bizim olduğunu bulmakta zorlanırız. Maskeler, aslında kötü şeyler değildir; korurlar bizi. Ama her şeyin fazlası gibi, fazla maskenin de bir bedeli vardır. Bir gün aynaya bakarsın ve o aynadaki adam, senden biraz daha farklı bir gülümser; o an, için bir yerlerde tuhaf bir şey kıpırdar.
Maskelerin en sinsi yanı, zamanla yapışmalarıdır. Önce “şöyle görünmeliyim” diye takarız, sonra “ben zaten böyleyim” demeye başlarız. Başkalarına gösterdiğimiz o güler yüzlü, hep iyi olan, hep ayakta duran adam yavaş yavaş bizim gerçeğimiz olur. Oysa içeride bambaşka biri vardır; bazen yorgun, bazen kırgın, bazen sadece susmak isteyen biri. Kimse o içeridekini görmez, gören de gördüğünü sanır. İnsan, kendi maske koleksiyonunun arasında kaybolduğunu ancak bir gece, kimsenin kendisini görmediği o gece fark eder.
O gece, her şey sessizken, insan maskeleri tek tek çıkarır. İşte o zaman anlar: O maskeleri atmak istemez aslında; istediği, hangisinin gerçekten yüzü olduğunu bilmektir. Çünkü maskeler, ne tamamen yalan ne de tamamen gerçektir; her birinde bizden bir parça vardır. Belki de mesele maskesiz kalmak değil, maskeyi nerede takacağını bilmektir. Ne zaman takıp ne zaman çıkaracağını bilen insan, hem kendini korur hem de kendine yabancılaşmaz. Yüzünü arayan insan, maskelerini atmaz; onları artık tanıdığı bir komşu gibi, kapıda selamlaşır, içeri alır, gerekince de yolcu eder. Ve bir gün, hangi maske takılıyken bile yüzünü kaybetmediğini hisseder; o his, belki de en sade haliyle kendini bulmaktır.
E.B.