“Erkekler ağlamaz” derler ya… Kim söylemiş bunu, hangi baba, hangi nasihat? Belki de o söz, ağlamayanların içinde birikip taşanların vicdanına söylenmiştir. Ağlamak zayıflık mıdır, yoksa ağlamamak mı o yükü omuzunda taşıyıp çökmek? Bir yağmurun toprağa yağmasına zayıflık diyen var mı?
İçimize akıtıyoruz gözyaşlarını, denizler ters yöne akıyor. Her “ağlama, güçlü ol” sözü, gökyüzünü bulutlardan arındırmak ister gibi; oysa toprak ne kadar kurur ki bulutlar hep kaçarsa? İnsan da öyle; gözyaşı, taşan nehrin yoludur. Tıkanan yol, kendini bilmez, bir gün set gibi patlar.
Büyüklerin masasında, loş ışıkta, kimse duymasın diye yutkunan hıçkırıklar… Hepimizin içinde o gizli bahçe var; kapısı hep kilitli, anahtarı kayıp. Oysa gözyaşı tuzluysa, denizden geliyordur; deniz de ağlamanın özgürlüğünde yazılmıştır.
Bir gün açılır o kapı, bir şarkı tutar, bir an gelir; ağlamak, özgürlüğün en sessiz hali olur. Kurtulmuş bir damla gibi yuvarlanır, yüzünü yıkar, içini ferahlatır. Ağlamak, düşmek değildir; gözlerini yeniden açmak, karanlıktan ışığa uyanmaktır.
Kaç damla içine akıttın şimdiye dek, kaç deniz sessizce tuz oldu? Belki de özgürlük, ilk gözyaşının akmasına izin vermektir…
E.B.