Bunu kendime çok sordum son zamanlarda. Büyüdüğümüzü ne zaman anlarız? Birçok cevap denedim; hiçbiri tam tutmadı. Bir işe girmek değil, ev almak değil, evlenmek değil. Bunların hepsi, büyümenin sahne dekorları gibi. Perde açılıyor, oyuncu değişmiş ama dekor aynı. İnsan, bir gün dekorun arkasına geçip kendi yüzüne baktığında anlıyor galiba.
İlk anladığım an, annem bir derdini bana anlattığında oldu. Küçükken o bana anlatırdı, ben dinlerdim; şimdi ben onun gözlerinin içine bakıp “hallederiz” dedim. O kelimeyi söylediğimde içimde bir şey oturdu yerine. Hallederiz demek, büyümekmiş. Kimse bana söylememişti; o gün kendiliğinden çıktı ağzımdan. Sonra düşündüm: Belki de büyümek, “hallederiz” diyebilmek ve o kelimeye inanmaktır. Çocukken her şeyi bir başkası hallederdi; artık o başkası bendim.
Sonra fark ettim ki büyümek, acı çekmeyi öğrenmek değil; acı çekerken kimseye söylememeyi öğrenmek. Sabah kalkıp işe gidiyorsun, içinde fırtına kopuyor, kimse bilmiyor; gülüyorsun, kahve içiyorsun, konuşuyorsun. Kimse bilmiyor. Çocukken ağlardın, herkes duyardı. Şimdi ağlıyorsun ama sesini kimse duymuyor; o ses, artık yalnızca kendi içine dönüyor. İlk kez bunu fark ettiğimde, tuhaf bir şekilde, hem üzüldüm hem rahatladım. Sanki omuzlarımdan bir yük indi; çünkü büyümek, yük taşımak değil; o yükü taşıdığını bilmekti.
Bir de şu var: Büyüdüğümüzü, çocukken kurduğumuz hayallerin çoğundan vazgeçtiğimizde anlıyoruz. Küçükken astronot olacaktım, dünyayı gezmeyecektim, her şeyi değiştirecektim. Şimdi sadece ayın sonunu getirebilmek, ailemle güzel bir akşam yemeği yemek istiyorum. Bunu kendime itiraf ettiğimde üzüldüm; ama sonra bir şey daha gördüm. Vazgeçmek, büyümek değil; hayalin şeklini değiştirmekmiş. Astronot olamadım ama çocuğumun uçan bir şey çizmesine gülümseyebiliyorum. Belki büyümek, hayalleri küçültmek değil; hayalleri hayata sığdırmayı öğrenmektir.
En son, bir sabah annemin elini tuttuğumda anladım. O el, bir zamanlar benim elimi tutan el; şimdi benim tuttuğum el. İki elin yer değiştirmesi, büyümenin ta kendisi. Bunu kimseye anlatamadım, anlatmak da istemedim; çünkü bazı şeyler, anlatıldığında anlamını yitirir. Büyümek de öyle. O yüzden kendime şunu söylüyorum artık: Büyüdüğümüzü anladığımız o an, aslında her şeyin değiştiği değil; her şeyin yerine oturduğu andır. Ve o an, gelirken hiç kapı çalmaz; insan bir sabah kalkar ve fark eder ki artık o değildir. Ama neyse ki hâlâ kendisi olduğunu da hisseder; büyümek, işte bu ikisinin arasında bir yerde.
E.B.