Müzik, hayatımızın sesli fotoğraflarıdır belki. Ama o fotoğrafların en canlısı, en çok yakanı neden hep gençlik yıllarımızdan? İlk aşkın çaldığı o radyo, okul çıkışı dolanan o kaset, o yaz akşamı açık pencereden gelen o melodi… Hepsi o yaşlarda işler derimize. Sonradan dinlediğimiz şarkılar güzel olur ama o ilk şarkılar gibi içimizi sökmez; ilk yara, ilk iz, ilk keşiftir onlar.
Belki de müzik gençken bu kadar yakar, çünkü o yıllarda henüz hiçbir şeyi yaşanmış saymayız. Her şarkı, yaşanmamış bir hayatın kapısını aralar; sözleri bizim için yazılmıştır, melodisi bizim nabzımızdır. Büyüdükçe şarkılar arka plana çekilir, gündelik gürültünün içinde kaybolur; oysa gençlikte şarkı, hayatın kendisiydi. Kimi zaman bir notayla ağlar, kimi zaman bir güfteyle uçardık.
Yıllar sonra o şarkı yeniden çaldığında, zamanı geri getirir; o anda bir anda yeniden on beşindeyizdir. O yüzden gençken yakan müzik, aslında hiç sönmemiştir; sadece yıllar sonra külünden yeniden tutuşur. Ve anlarız ki şarkılar değişmemiştir, biz değişmişizdir.
Belki de sorunun cevabı burada değil, sorunun kendisinde: Müzik bizi ne kadar yaksa da, biz o yangını en çok ne zaman yüreğimizde taşıyabiliyoruz? O ilk yangın, ilk şarkı, ilk biz… Hâlâ içimizde bir yerlerde yanıyor mu?
E.B.