Midak Sokağı ve Bizim Mahalle

Midak Sokağı’nı ortaokulda, tek seferde okudum; o yaşta bir kitaba böyle bağlanacağımı bilmezdim. Sayfaları çevirdikçe tanıdık bir şey buluyordum, taşları, gölgeleri, kapı önünde oturan insanları… Sonra anladım: Bu romanı daha önce de yaşamıştım. Büyüdüğüm mahalle, o sayfaların arasına sızmıştı; henüz hayatı tanımadan, kendi mahallemin her köşesini o kitapta görüyordum.

Usta Hamide’nin dükkânı bizim bakkal amcaydı, o sokaktaki dedikodular bizim çeşmenin başında konuşulurdu, aşklar, kıskançlıklar, daracık evlerin sıcaklığı… Hepsi oradaydı. O yaşta bir çocuk için en büyük şaşkınlık buydu belki: Başka bir ülkede, başka bir dilde yazılmış bir hikâyenin, kendi sokağındaki kadar gerçek olması. Kitabı kapatınca uzun süre düşündüm; bir mahalle, içinde yaşayan herkesin hikâyesini birbirine katarsa var olur.

Şimdi soruyorum, böyle mahalleler kaldı mı? Büyük siteler, güvenlikli kapılar, birbirini selamlamadan geçen insanlar… Aynı apartmanda on yıl oturup adını bilmediklerimiz. Mahalle dediğimiz şey, sadece sokaklar değildi; birbirimizin gözünde var olmaktı. O gözler kapandıkça mahalle de kapandı.

Ama belki de bir yerde hâlâ var, o kadar da uzak değil; sadece kitabını açmayı unuttuk. Midak Sokağı, bize bir şey hatırlatmak için yazıldı sanırım: Mahalle, taşların değil, insanların birbirine tuttuğu ışığın adıydı.

E.B.

Yorum Yap