Bardak…
Yarı dolu mu, yarı boş mu diye soruyor insan. Oysa bardak hiçbir zaman cevap vermez; cevap veren hep o bakan göz, o dolan yürek, o bekleyen el.
Yarı dolu diyen de var, yarı boş diyen de. Aynı su, aynı cam, aynı ışık. Değişen yalnızca bakış; değişen yalnızca insan; değişen, o gün içinde taşıdığı yük kadar bir şey.
Karanlık görmeden ışığı, soğuk görmeden sıcağı, yarı boşluk görmeden yarı doluluğu bile bilir mi insan? Belki de boşluk, doluluğun ta kendisidir; belki de eksiklik, bir sonraki doluluğun habercisi.
Dolu demek bir umut bedeli değil midir? Boşa çıkarmak isteriz her şeyi, çoğu zaman ilk defa değil… ama içimizdeki o ses, yarıda kalmış bir şeyin ne olduğunu sorup durur. Su kendini yarıya vadeder; biz mi onu mecraya zorlarız, yoksa su mu bize mecrayı öğretir?
Gökyüzü yağmurlu bir gün, kadehini yarıya dolduran bulut… O kadeh ne? Tam mı, yarı mı, boş mu? Su ne kadarsa o kadardır; ama bakışın, o suyu kaç kere doldurabilir?
Bardak ne dolu ne boş; bardak, bakışı bekleyen bir şey. Suya değil, nereye baktığına bak… Yarısı, o anda bakanın ta kendisi.
E.B.