Ne Çok Şey Bekliyoruz Onlardan…

Ne çok şey bekliyoruz onlardan… Minicik omuzlarında kocaman yükler; minicik defterlerde kocaman notlar; minicik hayallerde kocaman gelecekler… Daha oyuna doyamadan, daha kelebeğin peşinde koşarken, bir yarışın ortasında buluyorlar kendilerini. Kimse “koş” demedi aslında; biz koşturduk.

Sabahın karanlığında, uykusu yarım, gözlerini ovuşturan çocuk… Dünyanın yükünü omzunda taşıyan bir hamala dönmüş daha çocukken… Neden? Çünkü biz, kendi yarı kalmış yollarımızı onların ayaklarıyla yürümek istiyoruz. Kendi tutturamadığımız denizleri, onların yüzemeyeceği kadar derin sanıyoruz.

Düşün bir kere: Bir tohumu her sabah topraktan çıkarıp “büyü” diye zorlayan bahçıvan görürsen, bil ki o bahçe boştur. Büyüme, toprağın karanlığında sabırla beklemektir; suyu içmek, kök salmak, günü gelince kendiliğinden güneşe uzanmak… Bizse çocuklarımızı her sabah topraktan söküyor, “daha hızlı, daha fazla” diyoruz.

Karanlık olmasa ışığı, kırık olmasa bütünü bilebilir mi insan? Ama bir çocuğun ışığını, daha yanmadan söndürmek… Bu, gözlerindeki yakamozu, denizi hiç görmemişken karartmak gibi. O gözlerdeki ışıltı, bizim kaybettiğimiz bir şeyin son kırıntısı olabilir mi acaba?

Belki de mesele çok beklemek değil; doğru şeyi beklemek. Çocuktan rakam bekleme, hayal bekle. Puan değil, merak; sıra değil, soru. “En iyi” olması gerekmiyor; kendi olması yetmiyor mu? Kendi olmak, bu çağda en büyük cesaret değil mi?

Çocuk, doğanın en inatçı fidanıdır. Biraz toprak, biraz su, biraz gölge… Karanlığa rağmen kök salar, çatlağa rağmen ışığa uzanır. Biz hâlâ ne beklediğimizi düşünürken, o büyümüş, çoktan ufka doğru yürümüş olur.

Çok mu şey bekliyoruz çocuklardan? Belki de… Ama asıl soru şu: Biz onlardan ne beklediğimizi biliyor muyuz? Onlar bizden ne beklediğini, daha güzel biliyor…

Beklemek, umudun kendisidir. Çocuklardan bir şey beklemek güzel; onlardan “kendilerini” beklemek en güzeli… Onlar zaten oradalar; kendi kanatlarıyla, kendi rüzgârlarıyla…

E.B.

Yorum Yap