İnsan, hayatının bir yerinde şu iki kelimenin arasında sıkışmış hisseder: sevilmek ve anlaşılmak. Sevilmek, bir kapı gibidir; açar, içeri alır, sıcak tutar. Anlaşılmaksa o evin anahtarıdır; kapının ardında kimin yattığını, hangi odanın hangi acıyı sakladığını bilmektir. Çoğu insan sevilmek ister, çoğu insan sevilir; ama bir o kadar insan, sevildiği halde bir türlü dolmayan bir boşluktan bahseder. O boşluğun adını koyamaz; “beni anlamıyorlar” der, sonra ekler: “ama seviyorlar ya, şükür.”
Sevgi, çoğu zaman koşulsuzdur; insan sevdiğini, olduğu gibi değil, görmek istediği gibi sever. Anne çocuğunu sever, onun bir gün doktor olacağını düşleyerek; dost dostu sever, onun hep güçlü kalacağına inanarak. Bu sevginin içinde, aslında o kişinin gerçek halinden ziyade, onunla kurulan hayal vardır. Anlaşılmak ise bambaşka bir şeydir: O, insanın karanlığını görmek, korkusunu duymak, sustuğu yerden onun sesini duyabilmektir. Anlaşan insan, sevdiğini hayalden değil, gerçekten sever; hayal kırıklığına uğrama riskini göze alarak sever.
İnsan gençken sevilmeyi arar; herkes onu sevsin ister, herkes ona gülümsesin. Yaş ilerledikçe, bir tek kişinin onu gerçekten anlaması, binlerce kişinin sevmesinden daha değerli olur. Çünkü sevgi, kalabalığa sığınmaktır; anlaşılmaksa o kalabalığın içinde yalnızca bir yüzü ayırt edebilmek. Kalabalıkta kaybolan insan sevilir de; ama anlaşılan insan, kalabalıkta bile kendini kaybetmez. Belki de sevgi, dünyanın insana verdiği şeydir; anlaşılmaksa insanın kendine verdiği şey.
Yine de bu ikisini ayırmak, insanın doğasını zorlar. Bir insanı anlamak, ona o kadar yaklaşmaktır ki; o kadar yaklaşınca da sevmemek elde değildir. Anlamak, çoğu zaman sevginin önünden gider; insan önce anlar, sonra sever, sonra anladıkça daha çok sever. Oysa sevilen ama anlaşılmayan insan, bir ömür boyu kendini yanlış anlaşılmış bir kitap gibi hisseder; okunur, sayfaları çevrilir, ama asıl vermek istediği mesaj bir türlü alınmaz. Birine kendini anlatmak, bir ömür sürebilir; karşılığında alınan “anladım” kelimesi, bir ömrün en kısa ve en ağır kelimesi olur.
Belki de asıl soru, hangisinin daha çok istendiği değil; hangisinin daha çok verildiğidir. İnsan, sevgiyi bulamayınca aç kalır; anlaşılmadığını hissedince de susar. Açlık görünür, suskunluk gizli kalır; o yüzden çoğu insan “beni sevmiyorlar” der, “beni anlamıyorlar” demekten çekinir. Oysa insanın içinde bir yerde, sevilmeden de yaşanabileceğini ama anlaşılmadan uzun süre yaşanamayacağını bilen bir ses vardır; o ses, gecenin bir yarısı, her şey suskunken en çok duyulur. Ve o seste, insan kendi sorusunu kendi içinde bulur; cevabı ise kimseye sormaz, kimseye sormaya da gerek duymaz.
E.B.